merhaba,
bunu, seninle yüz yüze konuşmaya vakit bulamadığımız zamanların bir diyeti olarak kabul et. görünen o ki devamı gelecek olan mektupların ilki...
geçen günkü "kafes" sohbetimizden sonra aklım, kendimdekine takılı kaldı; çıkışlarıma, çıkamayışlarıma ve bazen de o kafesten bilerek çıkmak istemeyişlerime... balkonda çamaşırları toplarken sohbetimizi düşünüyordum. oradan çocukluğuma, dünyamı kurmaya başladığım zamanlara döndüm. bu benim için hem komik hem de çok anlamlı bir hatırlayıştı.
çocukken, dünya sadece bizim gördüklerimizden ibaret sanıyoruz. "tek bir gerçek var," diyoruz, "o da benim tanık olduğum hayattır." sonra büyüyor insan. gerçekliğin sadece kendi tanık olduklarıyla sınırlı olmadığını, dışarıda milyarlarca farklı "normalin", milyarlarca farklı hayatın aktığını görüyor.
işte insanı dehşete düşüren o kırılma anı burada başlıyor. o "hayret" duygusu, yerini ürkek bir geri çekilmeye bırakıyor. sanırım kafeste olduğumuzu da tam o an fark ediyoruz. bu noktada büyümenin getirdiği güçle de "peki şimdi ben bununla ne yapacağım?" diye kalıyoruz. uçup gitmek mi, durmak mı, diğer kuşları toplamak mı, isyan mı, şükür mü?
mesele o güne kadar kurduğumuz, sahip olduğumuzu sandığımız dünyanın yeni anlayışlarımızla uyumlu olup olmaması değil aslında. kafesin kapısının açık olup olmaması ya da parmaklıkların arasından geçip geçemeyeceğimiz de değil. uçmayı bilmemek de öyle... o anda mesele, dışarıdaki o devasa "bilinmezliğin" yarattığı ürperti karşısında kendini koruma isteğiymiş. en azından benim için. o yüzden bazen kapı ardına kadar açık olsa da insan çıkmıyor, çıkamıyor.
ama sonra... bütün o korkulardan ve dehşetten sonra, insan kendini sadece "diğer kuşlar gibi bir kuş" olarak kabul ediyor. bu kabulleniş, o büyük cesareti de beraberinde getiriyor. uçuyorsun, yeni şeyler keşfediyorsun ve o kadar yolu aştıktan sonra yine başladığın yere dönüyorsun.
"keşiflerimizin sonu, başladığımız yere dönmek ve orayı ilk kez tanımaktır." demişti t.s. eliot. sanırım. ben de birinden duymuştum:)
ben de başladığım yere dönüyorum. "dünya, yine de benim gördüğümden ibarettir." hani bab'aziz filminde geçer ya; "ne kadar insan varsa, allah’a giden o kadar yol vardır." işte onun hatırlattığı, ne kadar insan varsa, o kadar da "dünya" var. hatta her ilişkiyle, her temasla bu dünyalar katlanarak çoğalıyor.
bunca karmaşanın içinde anlayabildiğimiz, ancak kendi zihnimizin sınırları kadar oluyor. kuşun kafesinin yuvaya dönüştüğü yerde anlıyorsun; kafes de, yuva da, uçuş da kuşun kendisiymiş.
bütün bunları bir sepet çamaşıra sığdırabilmek de otuz iki yıllık bir uçuşla mümkünmüş... veya kafesle, veya kuş oluşla. :)
Yorumlar
Yorum Gönder