Kayıtlar

merhaba, bunu, seninle yüz yüze konuşmaya vakit bulamadığımız zamanların bir diyeti olarak kabul et. görünen o ki devamı gelecek olan mektupların ilki... geçen günkü "kafes" sohbetimizden sonra aklım, kendimdekine takılı kaldı; çıkışlarıma, çıkamayışlarıma ve bazen de o kafesten bilerek çıkmak istemeyişlerime... balkonda çamaşırları toplarken sohbetimizi düşünüyordum. oradan çocukluğuma, dünyamı kurmaya başladığım zamanlara döndüm. bu benim için hem komik hem de çok anlamlı bir hatırlayıştı. çocukken, dünya sadece bizim gördüklerimizden ibaret sanıyoruz. "tek bir gerçek var," diyoruz, "o da benim tanık olduğum hayattır." sonra büyüyor insan. gerçekliğin sadece kendi tanık olduklarıyla sınırlı olmadığını, dışarıda milyarlarca farklı "normalin", milyarlarca farklı hayatın aktığını görüyor. işte insanı dehşete düşüren o kırılma anı burada başlıyor. o "hayret" duygusu, yerini ürkek bir geri çekilmeye bırakıyor. sanırım kafeste olduğumuzu da...
Resim
yıl bitiyor. bir yıl daha bitiyor. bunu arabesk bir yerden değil bir gazeteci çocuğun heyecanı ile söylüyorum. "bitiyor! bitiyor! bir yıl daha bitiyor!" veya "başlıyor! başlıyor! yeni bir başlıyor!"   -ve ben yetişemiyorum- kafamda yapmak istediklerim, etrafımda sevdiklerim, içimde fokurdayan niyetler... her şey mümkün -ama ben harekete geçemiyorum- biliyorum, yalnız değilim. biliyorum,  ayakları betonun içine gömülmüş gezgin kafalarız biz. o yüzden bütün o listeleri, çizelgeleri, parlak panoları kenara bırakıp hepimiz adına yeni yılda bir tek şey istiyorum: istikamet üzere hareket edebilme becerisi. aşk ile bir daha. 2026'da oyalanmanın cazibesine kapılmadan, sağa sola dalmadan; hüzne, uykuya, dalgaya, kaygıya kapılmadan ilerleyebilmek istiyorum.  amin:)
işaret etmenin zarafetine inanıyorum. kavgasız, gürültüsüz, iddiasız. seslenmeye bile gerek kalmadan, çeneleri tutup başları çevirmeden ortaya koymaya. bir kokuyu takip edip kaynağına gider gibi.  -orada bir şey var belki de biri. - ben işaretleri okuyabiliyorum buldum seni. *** "artık sözcüklerle sonsuza dek oynamak istemiyorum" diyor lale müldür bir şiirinde. bazan gri-mavi bulutların içinden sessizliği yararak bir jet uçağı geçiyor/ bu basit gibi görünen gerçeklik imajı birçok şeyi/ bütün sözcüklerin ötesinde açıklıyor sanki/ bunu bilmek bana yetiyor. bana da.
demliği yakmaktan korktuğu için evin içinde bir buçuk litrelik termosla gezen bir kadından kim, niye dertlerine deva cevaplar bekler diye düşünmeden duramıyorum. onun meraklı sorularının arkasında “büyük cevaplar kitabı” taşıdığına sizi kim inandırdı? hata yapma endişesi ile mümkünün bile sularına yanaşmayan biri kendisi. o kocaman çantası renkli fikirler, acıklı hikâyeler, iç gıcıklayan düşler ve hayata geçmemiş planlarla dolu ama üzgünüm, aradığınız her neyse orada değil. haftanın tam ortasında, dünyanın en sıradan gecesinin sabahında “bana sormayın, bilmiyorum bilmiyorum” diye uyanıyor kabuslarından. canım, yanlış bilsen ne olacak? kim ölmüş yanlış telaffuzdan veya yalnızlığa dair o muhteşem tirada yapılan göndermeyi anlamadığın için dünyanın sonu gelmeyecek. hatta hiçbir şeyin sonu gelmeyecek. tüm hatalarla barışmak için ilk hataya gitmeye çalıştığı — ki bu kendisinin uydurduğu, asla işe yaramayan bir yöntemdi — günü hatırlıyorum. bugünden geçmişe, “hata” denilebilecek tüm olayları...
 "sihirli bir taca sahip olan küçük bir prens varmış. kötü kalpli büyücü onu kaçırmış. onu dev bir kulede bir hücreye kapatmış ve sesini de alıp götürmüş. hücrenin parmaklıkla kaplı bir penceresi varmış ve prens de oraya durmadan kafasını vurarak birilerinin onu duymasını ve onu kurtarmasını umuyormuş. taç kimsenin duymadığı kadar güzel bir ses çıkarıyormuş, çıkardığı ses kilometrelerce öteden duyulabiliyormuş. ses o kadar güzelmiş ki insanlar havayı hapsederek onu saklamak istemiş. prensi hiç bulamamışlar. hücreden dışarı hiç çıkamamış ama çıkardığı o ses her şeyin içini güzellikle doldurmuş."
Resim
her yer mavi ve sarı. tenimde ve genzimde o tuzlu tat: deniz. yaz gelsin diye tutturduğum bir şarkı değil artık. güneşin altındayım kuru ve ıslak.
Resim
ne kadar az uğrar olmuşum buraya. yazmak ara sıra ziyaret ettiğim bir dost gibi.  "merhaba, anlatacaklarım var. ben geldim."  aldığım kararlar üzerine düşünüyordum bu sabah. yaptığımı yapma insanı olarak yaşamamın sebebini.  içimdeki ses; zilleri, davulları çalıp aksini söylerken benim yüzümde kocaman bir gülümseme ile onun dediğinin tam tersini yapışımı. ne yapılması gerektiğini bilip tereddütsüz aksi istikamette ilerleyişimi. tüm bunlardan zerre pişmanlık duy(a)mayışımı. başka herhangi birinde emanet duracak hallerin üzerime cuk oturmasını... geçen gün pikniğe gittiğimizde yeğenim çıkmaması gereken her yere çıkarken "hala!" demişti, " sen de tehlikeli işler yapmayı seviyor musun?"  :) "seviyorum kızım," dedim. yalan mı söyleseydim? seviyorum.   "ama... ben değecek şeylerin riskini alıyorum. ha bir de, canımı yakacak toplara girmiyorum." (bu son kısmı söylerken işaret ve orta parmağımı arkama saklayıp çapraz yapmış olabilirim.) yalan h...