dünyayı kurtarmaktan vakit buldukça bir avluya iniyorum düşlerimde. minicik ve yemyeşil. komşu ağaçların dut dolu dalları sarkmış örme duvardan içeri. masa sandalye yok. bir iki kesik kütük, taş duvarın dibinde... çimlere atılmış gün sarısı bir kilim, kilimin üstünde emaye bir kap dolusu ayıklanmış ceviz. eski radyonun bir gülümsetip bir solduran sesi doldurmuş her yanı. bazen dudaklarımla bazen adımlarımla eşlik ediyorum ona. kollarım bir bakmışsınız kederle iki yana düşmüş bir bakmışsınız havada süzülüyor. kırmızıyı severim aslında ama bu sefer üzerimde etekleri bileğimden biraz yukarıda mavi bir elbise. denizin neşesini eve getirmek istemişim. bir de rüzgar var, içime son nefesimmiş gibi çektiğim. ıslak ıslak kokuyor. rüzgar esiyor, ben burnumu göğe uzatıyorum. havayı koklayan kedilere benziyor bu halim. tüylerim değil saçlarım uçuşuyor, ben öyle durup kalmışken. güneş, saçlarımın rengi ile oynuyor. güneş, omuzlarımda ve boynumda geziniyor. güneş içime doluyor.
işaret etmenin zarafetine inanıyorum. kavgasız, gürültüsüz, iddiasız. seslenmeye bile gerek kalmadan, çeneleri tutup başları çevirmeden ortaya koymaya. bir kokuyu takip edip kaynağına gider gibi. -orada bir şey var belki de biri. - ben işaretleri okuyabiliyorum buldum seni. *** "artık sözcüklerle sonsuza dek oynamak istemiyorum" diyor lale müldür bir şiirinde. bazan gri-mavi bulutların içinden sessizliği yararak bir jet uçağı geçiyor/ bu basit gibi görünen gerçeklik imajı birçok şeyi/ bütün sözcüklerin ötesinde açıklıyor sanki/ bunu bilmek bana yetiyor. bana da.
Yorumlar
Yorum Gönder