her yer mavi ve sarı. tenimde ve genzimde o tuzlu tat: deniz. yaz gelsin diye tutturduğum bir şarkı değil artık. güneşin altındayım kuru ve ıslak.
Kayıtlar
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
ne kadar az uğrar olmuşum buraya. yazmak ara sıra ziyaret ettiğim bir dost gibi. "merhaba, anlatacaklarım var. ben geldim." aldığım kararlar üzerine düşünüyordum bu sabah. yaptığımı yapma insanı olarak yaşamamın sebebini. içimdeki ses; zilleri, davulları çalıp aksini söylerken benim yüzümde kocaman bir gülümseme ile onun dediğinin tam tersini yapışımı. ne yapılması gerektiğini bilip tereddütsüz aksi istikamette ilerleyişimi. tüm bunlardan zerre pişmanlık duy(a)mayışımı. başka herhangi birinde emanet duracak hallerin üzerime cuk oturmasını... geçen gün pikniğe gittiğimizde yeğenim çıkmaması gereken her yere çıkarken "hala!" demişti, " sen de tehlikeli işler yapmayı seviyor musun?" :) "seviyorum kızım," dedim. yalan mı söyleseydim? seviyorum. "ama... ben değecek şeylerin riskini alıyorum. ha bir de, canımı yakacak toplara girmiyorum." (bu son kısmı söylerken işaret ve orta parmağımı arkama saklayıp çapraz yapmış olabilirim.) yalan h...
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
dünyayı kurtarmaktan vakit buldukça bir avluya iniyorum düşlerimde. minicik ve yemyeşil. komşu ağaçların dut dolu dalları sarkmış örme duvardan içeri. masa sandalye yok. bir iki kesik kütük, taş duvarın dibinde... çimlere atılmış gün sarısı bir kilim, kilimin üstünde emaye bir kap dolusu ayıklanmış ceviz. eski radyonun bir gülümsetip bir solduran sesi doldurmuş her yanı. bazen dudaklarımla bazen adımlarımla eşlik ediyorum ona. kollarım bir bakmışsınız kederle iki yana düşmüş bir bakmışsınız havada süzülüyor. kırmızıyı severim aslında ama bu sefer üzerimde etekleri bileğimden biraz yukarıda mavi bir elbise. denizin neşesini eve getirmek istemişim. bir de rüzgar var, içime son nefesimmiş gibi çektiğim. ıslak ıslak kokuyor. rüzgar esiyor, ben burnumu göğe uzatıyorum. havayı koklayan kedilere benziyor bu halim. tüylerim değil saçlarım uçuşuyor, ben öyle durup kalmışken. güneş, saçlarımın rengi ile oynuyor. güneş, omuzlarımda ve boynumda geziniyor. güneş içime doluyor.
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
güneş batmadan önce bizim eve uğramayı sever, ben de tam o saatlerde mutfakta olmayı severim. telefonda bir şeyler çalar, otomatik önermelere nadiren müdahale ederim. ışık, koku ve ses kendiliğinden karışır ve böylece an kendini inşa eder. rutinden kaçmış olurum. baharatların kokusuna sarılmış ezgilerle dans ederim ve bazen gözyaşlarım tezgaha tuzlu beyaz izler bırakır. yine böyle vakitlerden birinde duydum inleyen kamışın sesini. ne zamandır konya'ya gitme niyetim vardı. mesnevi okumalarıma kaldığım yerden devam etmek istiyordum ama zamanının gelmediğini düşünerek erteliyordum. sonunda geçen gün, neyin sesi ile geldi davetiye. ayrılığın acı hikayesini neyden dinlememi isteyen* elbette inleyen bir kamış ile çağıracaktı beni: uyan ey gözlerim, gafletten uyan! tahmin edersiniz ki ilk dinleyişim değildi bu ezgiyi ama o an, o cümle birden gelip kalbime yerleşmişti işte: uyan! hayatı bir düş olarak görüyor, hatta cennetimi düşlerden düşlere geçmek olarak hayal ediyordum ama bu se...
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
herkesleşiyorum galiba, diye geçirdim içimden. kafamda uçları birbirine dolanmış ipler. akşam vakti ve ben çayımı alıp yeni favori mekanıma çekiliyorum, mutfak masama. anneler gibi... oysa annem mutfak masası kadını değildi. bir akşam olsun çayını alıp bir köşeye çekilmemişti. ben öyle değilim. ayaklı bir saksı gibi değiştiriyorum yerimi. kendime uygun bir köşe arıyorum tomurcuklanabilmek için. ayaklı da olsa saksı çiçeği olmak feci halde sıkıyor canımı. bir liste yapmıştım zamanında: sevgilinin kokusu gibi içime çekecektim hayatı. şelalenin altında yıkanacak, içinde mektup olan bir şişeyi okyanusa bırakacak, arabaların uykuya çekildiği bir saatte yola uzanıp gökyüzünü seyredecektim. dört yapraklı yoncamı bulamamıştım henüz. gerçek bir dondurma kamyonu görmemiş, hiç inek sağmamış, işaret dilini öğrenmemiştim. suyun altında öpüşmemiş, yağmurda dans etmemiş, nesilden nesile aktarılacak gizli tarifimi keşfetmemiştim. kucağıma bir oğlak almamış, düşmeden rampadan kayamamış, o ma...
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
geçtiğimiz akşam "düşünmek" üzerine konuşuyorduk ve hoca, beni sınıftan koparacak o bilgiyi verdi: "düşünmek ve düşmek; inmek, gitmek, durmak gibi anlamlara gelen tüş'ten türemiştir." hani filmlerde olur ya bir anda sesler boğuklaşır, kamera başrolün yüzüne yakınlaşır... kahramanımızın bedeni kalabalıkların içinde olsa da kafası artık bambaşka ve alemde/alemlerdedir. fakat o alemlerde de görüntüler, sesler net değildir, her şey anlık değişir. işte öyle bir hâl. hoca bilgiyi verdi, geçti ve tüm gece ders devam etti ama ben orada kaldım hem de çukura düşmüş halde. hocanın tetiklemesi ile zihnimde uçuşup duran şeyleri, doğruluklarından emin olmasam da, yazayım ve sistemimden çıksın istiyorum. kamera suratımdan uzaklaşsın ve yeniden kalabalıklara karışabileyim:) *** en başta şunu itiraf etmeliyim "düşmek" benim en sevdiğim kelimelerden biri. çünkü bu kelimeyi duyduğum anda gözümde canlanan görüntülerin ve o görüntülerin beraberinde getirdiği hikayeleri...
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
“bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” bu muhteşem girişi bilmeyen yoktur. geçen haftalarda hep bu cümle üzerine düşündüm özellikle yemek saatlerinde. saat yediyi vurup restoranın kapısından girdiğiniz anda hep aynı manzara: anne, baba ve muhtemelen sarışın bir çocuk. çocukların sayısı iki ise kesinlikle biri kız diğeri erkek üstelik aralarındaki yaş farkı asla üçü geçmeyecek şekilde ayarlanmış. büyük olan tablete bakarak yiyor, küçük olan annenin desteği ile... o sırada baba mütemadiyen telefonda. akşam yemeğinde bundan sonrası farklılık gösterse de kahvaltıdan sonra babalar çocukları alırken anneler soğuk ve memnuniyetsiz bir tavırla havuza doğru ilerliyor. babalar da soğuk diyebileceğim bir tavrı görmek mümkün değil çünkü adamların kafaları hep o küçük dörtgene gömülü, soğuk bile denilemeyecek kadar tepkisizler. bilardo salonları boş, tenis alanları boş, koşu yolu boş... oyun alanın karşısındaki koltuklar ve lobi dolu bir ...